"Yazmayı, bir varoluş biçimi olarak hayatımın merkezine oturttum."Enis Batur:
Administrator tarafından yazıldı
Pazartesi, 08 Haziran 2009 14:53
İnsan
gözdür ve bakıştır” diyen çok sayıda şair, bilge ve aziz var…Şiirinizin
görselliğe değin boyutlarını da göz öne alarak sormak isterim, şair
aslında bize gör(e)mediklerimizi gösteren bir vizyoner midir?
Gördüklerimiz,
görebileceklerimizin, görebilecekken göremediklerimizin ne kadarı? Bu
soru bana önemli görünüyor. Bir defasında, şairin duruşundaki
farklılığın, hayat karşısındaki algı ayarıyla bağlantılı olduğunu ifade
etmiştim. Çoğu kişi bir yere bakarken, o başka bir yere bakıyor,
bakmayı seçiyorsa, duyarlılık bağlamında oluşmuş bir ayrışmadan söz
edebiliriz. Demek ki, ikinci soru: Başınızı nereye çeviriyorsunuz?
Biraz yanda durur şair, görünenin arkasına çevrilmiştir bakışı. Henüz
gelmemiş, başını göstermemiş olanı görebilme olanağı yaratan bir
meta/fizik konum. Aniden olmuyor hiç bir şey, bir hazırlanışı var.
Şiirin önceleyici boyutu bu hazırlığa ilişkin sezgi gizilgücünü bir
karşı-hazırlık biçimi olarak barındırmasından geliyor. Her şairde eşit
ölçüde devreye girmeyen bir özellik. Kaldı ki, bir çok şair aslında
şair değildir: Şiir, yazıldı diye olan şey sanılmamalı. Bir de: Şiir,
bir tek şiirde olan şey sanılmamalı.
Şiirinizle akraba olduğunu sandığım Rilke, yalnızlığı yağmura
benzetir; bir döngü, bir çevrim içinde, içimizden ve yeryüzünden
buharlaşan, sonra tekrar yere inen ve akarsularda çağlayan bir
yağmura…Şiir yalnızlığımıza ilişkin neler söyler, yalnızlığı daha da mı
ağırlaştırır yoksa ona başka bir şey mi yapar?
Yalnızlıktan
kaçanlar, yalnız kalma düşüncesinden ödü kopanlar vardır, kendilerini
hem de nasıl sakınırlar. Öteki kutupta yalnızlığı arayanları,
seçenleri, ona sığınanları biliyoruz.hangi kavimden olursak olalım,
sağlam gerekçeler bulmakta zorlanmayız. Yağmur için de öyle: Erik
Satie’nin şemsiyesini yağmurdan koruduğunu aktarmıştım bir seferinde.
Şiirin bu çerçevede nabza göre şerbet dağıttı ortada: Kimin
yalnızlığını azaltır, hafifletir; kimine yalnızlığın olanaklarını açar,
varsıllığını sunar. Bana sorarsanız, ki bana soruyorsunuz, şairin en az
bir burcu yalnızlığa aittir: Orada konuşulan bir dilin kelimelerine
kavuşmuş, kendi sözdizimini, ezgisini, iç ritmini oradan çekip
çıkarmıştır. Neden sonra, sözünü sesini paylaşıma açtığında, şiirini
şişeye koyup gönderdiğinde, karşı kıyılarda bekleyenleri olur- aynı
burçtandırlar. Bir anlaşma köprüsünün kurulduğundan söz edebilir miyiz
bu durumda, hemen hemen her şeyin yanlış anlaşıldığı bid dünyada? Şiir,
onu yazan ile okuyan arasına yerleşebilirse, yağmur sessizce yağmaya
başlamış demektir.
İbn Arabi, ‘ayrılığa ulaşabilseydik
ona kendi acısını tattırırdık’ diyor, bu çaresizliğimizle şiir arasında
nasıl bir ilgi kurulabilir?
Bazı cümlelerin oluşması,
ete kemiğe bürünmesi uzun ve yoğun zamanlara malolmuştur. Onlardan
birine çarptığınızda sallanmaya koyulursunuz:Bir sarkaç hareketi hakim
olur bünyenize. İbn Arabi’nin sözü, ancak yol fikri gelişmiş kişilere
erişebilecek türden. Şu var:Hepimizin yol düşüncesi, güzergah felsefesi
bir olmaz. Dolayısıyla ayrılık, aynı kalış, kavuşmama eşiklerimizde
farklılıklar olabileceğini unutmadan bakmalıyız o söze. Benim gibi bir
tek içindeki kıble noktasına göre yön ayarı yapma olanağıyla kısıtlı
yaşayanlar için Şiir, acının seslendiği kaynak zaten. Derin ağıtlardan
cılız serzenişlere giden bir gam perdesi. Yol, bize tınılarımızı biraz
olgunlaştırmak için biraz vakit tanır. İblise göre İncil’den Abdal
Düşü’ne otuz yıl geçmiş örneğin, ayrılık şarkılarımızı başka gırtlak
hareketleriyle söylemeyi öğrenebilmiş miyiz? Ben hep, bir sabah uyanıp,
kendimi yolumdan ayrı düşmüş bulmaktan korkmuşumdur, korkum elimden
tutsun: Öğrenebilmiş miyim? Kadim zamanlarda şairlerin
aynı zamanda büyücüler ve hekimler olmasının modern zamanlar için bir
anlamından söz edilebilir mi? Şiir bizi iyileştirebilir mi?
Elimize
ulaşmış en eski kayıtlardan dün gecenin, herhangi bir gecenin haber
bülteninin içeriğine giden çizgi gösteriyor: İnsan iyileştirilememiş.
Ayrıca bir iblis yoktur bana kalırsa, içimizdedir. Kütüphanelerimizin
raflarında yan yana duran bütün kutsal kitaplara, dindışı öğretilerin
temel yapıtlarına bakalım: Neye yaramışlardır? Şiir kitaplarının
sıralandığı raflara geçtiğimizde onu düşünüyorum: İrili ufaklı ruh
sığınakları. Yeryüzü nüfusunun ne kadarı aralarında yaşıyor, iyimser
olmak olanaksız o konuda. Kaldı ki Şiir de, bütün sanatlar gibi , kan
dökmek uğruna kullanılabiliyor. Kutsal Yazılar gibi. Bu karamsar dünya
görüşü, bu simsiyah Hayat’a bakış gene de kötülüğe teslim olmak
anlamına gelmiyor. Sığınaklarım oldu. Şiir’in insan topluluklarının
işine yaramadığını, kılavuzluk konumunu çoktandır yitirdiğini,
kendisine güç bela bir varoluş alanı açabildiğini görmeme karşın, Şiir
benim için ana sığınak oldu, kaldı.
Dilin hem varlığın
ikamet ettiği yer olduğunu hem de Farsça’da ve Orta Anadolu
Türkçe’sinde ‘gönül’ anlamına geldiğini göz önüne alacak olursak,
şiirin, intellectus’un yani kalpteki aklın sesi olduğu söylenebilir mi?
Bu bağlamda Doğu şiir gelenekleriyle Rilke, Eliot, Claudel, Hölderlin
gibi şairler arasında bir ruh yakınlığından söz etmek mümkün hale gelir
mi?
Şiiri ile bütün öteki ifade alanları arasında
bağlantılar, ortaklıklar, komşuluklar bulunabilir, ama bir de, onu her
şeyden ayıran bir özelliği olduğu söylenegelmiştir: Akıl ile Gönül
arası salınan bir konumda gerçekleştiğine katılanlardanım. Bu görüşle
bütün bütüne çelişik sayılsa da, öte yandan, Şiir bir dizi tekniğin,
yapım işleminin sonucunda kurulduğuna göre, düpedüz zihinsel bir
çalışmadır. ‘İyi şiir’in ele avuca sığmaz yanı, paradoksu ola ki
akıl-gönül işbirliğinde aranabilir. Her ‘iyi şiir’bir dilin, bir
kültürün ürünüdür, ister istemez ait olduğu bir zamanın belirgin ya da
silik mührünü taşır-; buna karşılık ‘iyi şair’ kendini dilinin,
kültürünün, çağının içine hapsetmez. Baştan beri ‘yabancı şair’
tanımlamasına anlam vermekte güçlük çektim. Okuduğum hiçbir şair
yabancı değildir. Öyle olmasaydı, Başo’ya, Dante’ye de dokunamazdık.
Yazının
bir fotoğraf olduğunu söylüyorsunuz, bundan fotografik görüntünün
ontolojisini mi ima ettiğinizi anlayalım yoksa genel olarak
görmeyi-göstermeyi mi? Acı Bilgi’yi bu bağlamda nasıl değerlendirmeli?
Baştan
beri, imge-yazı çarpışmasının merkezinde durdum. 1975’ten iki kitabı
örnek alalım, İblise göre İncil ile Ayna’yı; ilkinde görüntünün iğdiş
edilmiş olmasından söz edilir, ikincisinde karşı karşıya yansıma düzeni
aranır. Bazen farklıdır dilleri, çatışırlar. Bazen birbirlerini
bütünler, çünkü yazı sanatında eksiltme esastır- her ne kadar yüklemeyi
sevsem de, işin özünde söylenmeyen ya da görünmeyen, onun için de
gösterilemeyen vardır. Bir süredir üzerinde yoğunlaştığım ‘Melekler
Kitabı’ projemin kökündeki kaygı aynı: Nasıl olur da, görünmeyen
varlıklar hep gösterilmek istenmiştir? Acı Bilgi konusunda, kitap
yayınlandığından bu yana gerçekleştiremediğim öteki versiyona
değinmeliyim: biliyorsunuz, perde sayfaları sayılmazsa, fotoğrafları
pul kadar küçülterek kullanmıştım orada. Öteki versiyonda metni silerek
fotoğrafları peşpeşe dizdim ve ortaya aynı anlatı çıktı, bana kalırsa
başka türlü de olamazdı. Yazı, harf kullanmadan, imgeler belli bir
eksen yaratarak düzenlendiğinde de gerçekleşebilir, öyle birkaç “iş”
hatırlıyorum tezgahta.
Şiir, insanın öteki gözü olarak
geziye çıkıyor sanırım. Bir hücrede yıllarca daracık bir mahpeste
yaşasa da dünyanın farklı bilinç ve kültür coğrafyalarına, tarihe ve
soyut alemlere gidebiliyor…Bu nasıl bir alıcı aygıttır? Bunu yapan
zihin midir, bilinç midir, gönül müdür, düş müdür, akıl mıdır, yoksa
bütün bunların toplamı mıdır?
Göz aynı da, bakış
farklı. Bir organın kullanımını ayrıştıran, taban tabana zıt
perspektifler yaratan duruş özellikleri hangileridir: Şairin konumunu
oturtabilmek için bu soruya yanıt aramak gerekiyor. Göz, sonuçta dışa
açılan bir odak, bir pencere, bir alıcı aygıt. İçeride olup bitenlerden
bağımsız değil. Beynimizdeki, sinir sistemimizdeki, başka iç
organlarımızın kimyasal denklemlerindeki hazırlıklardan, kendini
koyuşlardan soyutlayamayız gözü. Nasıl bakılırsa, öyle görünüyor,
gözüküyor evren, dünya, Hayat. Her durumda, hazırlık bizim
yatırımımızın bir ürünü; duyarlık varsıllığımıza ya da yoksulluğumuza
sıkı sıkıya bağlı. Benim gözlemim, deneyimim çocukluk yıllarından
başladığını gösteriyor yol ayrımı çizgisinin. Yanınızdakilerin
esgeçtiğine yaklaşıp dokunmanızı sağlayan bir kenara çekilmeniz, oradan
bakmayı bilmeniz söz konusu- kitaplardan öğrenilen şeylerden değil bu,
aileden gelen bir özellik değil. Ayrılışın gizi çocuklukta bekliyor,
ona kavuşamazsınız.
Sizin meraklarınıza, arayışlarınıza
ve sorularınıza yetişmek, onları izlemek bile çok yorucu olabiliyor.
Nesneler, mekanlar, temalar, türler, yeni türler, insanlar, yüzler,
eller, çakmaklar, merdivenler, şehirler, kitaplar…nice nice izleri
sürüyor, arıyor, araştırıyor, soyutluyor, uyduruyor, kuruyor,
anlatıyor, bozunduruyor, yeniden inşa ediyorsunuz…Bu sonugelmez arayış
ve meraklar nereden geliyor, bu yolculuklar sizi yormuyor mu, bu
‘pürüzsüz pürüz’lerden usanmıyor musunuz, ‘martılar gibi mi yapıyor,
bir yükselip bir alçalıyor, bozulacak bir denge için altın nokta mı
arıyorsunuz’, bunun sonu yok mudur?
İlgili okur, benim
‘okul’la bağlantılı yazdıklarımı anımsayacaktır. Eğitim yıllarında
başım hoş olmadı o kurumlarla, bir müfredatın varlığı insanın
özgürlüğüne vurulan en ağız zincirdir, diye düşünüyorum: Genci
açılmaktan alıkoyan, bir kafese kapatan, dayatmacılığın öne çıktığı bu
sistem beyne ve imgeleme üniforma giydiriyor. Hayatımın ana motorunun
sınırsız merakın sağladığı yakıtla çalışmasını büyük şansım saydım hep.
Bunun arkasında bilinçle yapılmış bir seçimin yattığını söyleyecek
değilim, daha çok bir yapı, bir karakter özelliği söz konusu. Hep
vurguladım: Yaşarken en önemli amaç, başkalarına zarar vermeden mutlu
olmanın yolunu bulmaktır. Merak susuzluğum, kilidin çilingiri oldu.
Gelgelelim, yoruyorsam, öyle diyorsunuz, zarar veriyorum demektir,
bakın buna üzülürüm. Öte yandan, mutsuz yaşasaydım, hem kendime, hem
ötekine daha fazla zarar vermez miydim? Benden yorulanların
uzaklaştıklarını görmek huzur duygusu yüklüyor içime, yorulmaktan haz
duyanların uğramaları, konaklamaları kıvanç duygusu aşılıyor, böyle
sürüp gidiyor devran. Beterin beteri: Merak azalırsa, biterse
tükenirse, yiter giderse?
Neden, ‘Herkesin hayatında/ içindekileri unuttuğu, umduğu/ bambaşka kutularda aranacak/ eşya, söz ve işaretler kalmalı?
Sandık,
bir anlamda bellek. Onun somutlaşmış uzantısı. Ne çok sakındığımız,
kendimizden bile sakındığımız yaşam ve yaşantı kesiti biriktirmişizdir.
Çetrefil bir yumak oluşturur insanın sırları. Küpler dolusu anı
toplanmıştır kenarda. Bir ses, bir hareket, dışarıdan gelen bir hamle
onlardan birini canlandırıverir, tetikleme işlemini başlatır., eşyada,
irili ufaklı nesnelerde bu türden bir gizilgüç barındığı için her
birini tutmuşuzdur. Atarak her şeyden uzaklaşarak yaşayanlar tanıdım,
böyle biri değilim, tam tersine tıkabasa dolu bir depo kuşatıyor beni.
Çoğu, çekip gittiğimde, anlam alanı boşalacak, yükünü terk edecek
işaretlerdir. Acılı yanları ağır basanlar, sözgelimi anamın saç telleri
bile bir tür güvence duygusu veriyor bana- unutmayı sevmem hiç.
Eleştiriyorlar
ama bana kalırsa az yazıyorsunuz ve keşke daha çok yazsanız ama arada
benim de zihnime takılmıyor değil, ‘uzan dedi, uzan Enis, tam bir gece
için biriksin sesin’le çelişiyor mu çok yazmanız?
Benim
‘yazı’yla ilişkim çok izanlı olmadı, yazmayı bir varoluş biçimi olarak
hayatımın merkezine oturttum. Okurla bağlantımda da stratejiden eser
yoktur: Yetişemiyormuş, bıkmışmış, aşırı buluyormuş, vız gelir tırıs
gider açıkçası, kalan sağlar bizimdir! Paradoksa gelince, başkalarını
bilemem, ben biriki temel paradoksun pençesinde yaşayageldim bugüne
dek. Bunlardan biri de, yazı bağlamında, ‘azın azı’yla ‘delicesine’
arasında salınan ruh haline bağlı olarak yakama yapıştı baştan beri.
Ortalama akla sahip bir yazı adamının, çok yazmaya erdem kaftanı
giydirmeyeceği açıktır. Cioran, bizden olsa olsa birkaç
çekirdek-cümlenin, çekirdek-mısranın kalacağını söylemişti. Çelişki
çözülmüyor, sürüp gidiyorsa, bizi ya örseliyor, ya da ayakta tutuyor
demektir.
‘Tılsım’ nedir, ‘trajedi’ nedir, kalemin iki ucundaki?
Auschwitz
trajedi, Auschwitz sonrası şiir yazmak tılsımın ta kendisi. Yeryüzünde
acı üreticiler var, hemen hep muktedirler safında yer tutanlar bunlar.
Ahlaklı yaşamayı beceremiyor insanoğlu, haksızlık düzenini korumasa
bile çözemiyor çoğu yerde. Buna karşın, tam bir çözülme baş
göstermiyorsa direnenler olduğu için. Tılsım, dinlendiricilerin,
dindiricilerin elinde hala. Bu yaklaşım ne denli aymaz olduğumu,
kaldığını kanıtlıyor, farkındayım.
Derrida’nın
dikkatimizi çektiği tehlikeye düşmemek, bir yerden alıntı yapmamak için
ne yapmak gerekir, sizin kurcalayıcı, sorgulayıcı, tersyüz edici,
mütecessis tutumunuz, basiretimizin bağlanmasına ilişkin uyarılarınız
bu kaygıdan mı kaynaklanıyor, yoksa bu sizde zaten mizaç mı idi?
Şüphesiz
mizaç önemli, ama, bir o kadar azmi dik tutan uyanık kalma isteği,
iradesi ile donatılmak da gerekiyor. Bu hayata katlanmaya,
sürüklenmeye, dibe çökmeye gelmedik, ayakta kalmak için emek harcamalı,
uğraş vermeli, haklılığı korumak için çabalamalıyız. Doğru ve iyi tek
bir kaynaktan devşirilebilseydi, buna inananların dünyayı cehenneme
dönüştürmeleri mümkün olmazdı. Olduğunu ve olacağını öğrendik oysa. Bu
durumda, bırakın başkalarınkine, kendi kaynaklarıma nasıl körükörüne
güven duyabilirim? Her gün, her an gözden geçirmemiz tek çıkış yolu
sanırım.
“İşyerinde sensikas yapıldı. Ben masamda
osuruyordum, şef gelip “seni çok sakdir ediyorum fakas salihsiz bir
adamsın” dedi. Kimse bana saksik vermediği için onu yanıslayamadım,
bereket kimse konuşmamıza sanık olmadı, çıkıp lonaksaya gissim. Salaş
böreği ısmarlayınca garson “sen binemli saşak mı geçiyorsun” diye
kızdı, “bir selefon edebilir miyim?” diye sorunca da siksinerek
surasıma bakıp “siksir gis!” diye bağırdı. Sası sarağı sopladım.
Gerçekten de salihsiz bir adamım.” Türünden denemeler neden bizim
edebiyatımızda azdır?
Birincisi, bizim edebiyatımızda
gereğinden fazla ciddiyetten ölme eğilimi olduğunu düşünüyorum.
Kasvetten geçilmiyorsa, yeri sululukla dolduruluyor. Leiris, mizahın
büyük ciddiyet istediğine, ciddiyetin mizaha muhtaç olduğuna dikkat
çekmişti. İkincisi, edebiyat ortamlarına musallat olan kalıpların,
kural tapıncının baskın yanının ağır bastığını görüyoruz. Arada
silkinmek ve silkelemek iyidir. Yazı adamı, kendisini kuşatan
atmosferle iyi geçinme kaygısına teslim olmamalı.
Yazmak, yazı yoluyla bir başka dünya
kurmaktır. Her birimiz, mevcutlarının yerine yepyeni haritalar çizer,
alabildiğine farklı enlem boylam kesişmeleri yaratır. Benim haritamda
Nil İç Anadolu’dan geçer, Rilke Rolls-Royce kullanır, viski şişesine
süt doldurulur, makas keseceğine diker, geceyi iki güneş birden
aydınlatır, Ölüm kravat takar, Hayat çırılçıplak dolaşır. Hepimize
sınırlar gösteriliyor, çocukluğumuzdan başlayarak. Ben onları bir türlü
sevemedim, elimden geldiğince ihlal etmeye çalıştım. Etrafımı
zenginleştirmek istemişim besbelli: Eşeklere, toplu iğnelere,
takımadalara, nereye gittiği belirsiz göktaşlarına, kitaplara,
ezgilere, seçtiğim insanlara bağlanmışım. Doğrusu budur diyemem,
herkese kendi doğrusu.
Dünya şiirini, resmini, bir çok
sanat ve düşün alanını, sanatçıları, yazarları, akımları, biçimleri,
deneysel çabaları, öncü çalışmaları izleyebiliyorsunuz. Bu anlamda
ülkemizin okur-yazarlarının tutumunu- durumunu nasıl
değerlendiriyorsunuz, bu durum bize ne kazandırıyor/ kaybettiriyor?
Bireylerin
seçimine karışılmaz, karışılmamalıdır. Dileyen gözünü küçük bahçesine
diker, ötesine bakmaz. Dileyen, faltaşı gözlerle, Evren’in her köşesini
kolaçan eder. Buna karşılık, toplumların kapalı olması, kalması
dramatik sonuçlara yol açabilir. Türkiye, komşularını bile tanımaya
yanaşmayan özellikleri, şişinik milliyetçiliğiyle kafesi andırıyor.
Bunca parmaklıkla kuşatılıyken horozlanıyoruz bir de. Yabancımız
saydığımız her kültüre nefret, öfke, haset ile bakıyoruz. Öte yandan,
geniş kitlenin izlediği televizyon kanallarında Amerikan dizileri,
Bundesliga maçları, Oscar ödülleri baştacı ediliyor, bütün eğlence
programları harfi harfine Batı’dan çalınıyor. Her türlü ‘marka’nın
tusağı bir tüketim ağı egemen. Peki, evrensel kültüre açılan kaç
penceremiz var? Kaç kişi o pencerelerden sağa sola bakıyor? Çeyrek
yüzyılı aşkın bir süre bu zihniyet tıkanıklığına karşı savaştım,
ağzımın payı verildi, geri çekildim. Ama, bütün pencerelerimi açık
tutmayı sürdürüyorum, sürdüreceğim.
Derrida’yla tanışıklığınızı biliyorum. Ölümüyle dünya ne kaybetti?
Sermaye
merkezli dünya düzeni, hayatımızı kabusa çevirdi. Gelgelelim, canalıcı
bir getirisi oldu: Yaşadığımız dönemin düşünsel, sanatsal, yazınsal
serüvenleriyle sıcağı sıcğına, birebir temasa geçme olanağımız oldu. Bu
tanışma zemininin oluşmasını bizim kuşağın şansı sayıyorum. Derrida’nın
gücünü yalnızca kendisini önceleyen temel metinleri yeniden, farklı bir
optikle okuyup yorumlamasıyla sınırlayamayız. Çağdaşı başka
düşünürlerle, sözgelimi Foucault’yla, Deleuze’le birlikte karşımızda
tumturaklı bir vicdan terazisi yarattılar. Felsefe, nicedir bir akıl
yürütmeden, bir ussal alıştırma disiplininden öte bir etkinlik
alanıydı. Derrida gibileri okur kimliğimizin sorumluluk alanını
genişletmiş, derinlik kazandırmışlardır ona. Öldüklerinde hiçbir şey
yitirmeyiz: Her birinin izleri içimize işlemeyi sürdürecek, bizden
sonrakileri de besleyecektir. Şüphesiz biz yaşarken çekip gidenlere,
bizi o yolda önceleyenlere yönelik bencilce bir yalnızlık duygusu içine
düştüğümüz doğrudur. Octavio Paz’la ilgili bir yazımda belirtmiştim:
Tanışıyor olmasak da, kimi insanlarla aynı zaman dilimini paylaşmak
ayrıcalıklı bir durum, bundan yoksun kalmak yaralıyor ruhumuzu.
Yazmayı
şehvetle seven biri olarak okur(unuz)a ilişkin neler söylersiniz, neler
düşünüyor, hissediyorsunuz Türkiye okuruna ilişkin, okurlarınıza
ilişkin?
Okur, bakar, dinler olarak neysem, yazar
olarak oyum: Etiket fiyatı sayılmazsa, hiçbir maddi karşılığı aranmayan
bir alışveriş ilişkisine dayanıyor varoluş biçimim. Öylesine zenginim
ki, bir parça zenginlik katıyorsa birilerine ürettiklerim, gönenç
duyuyorum. Her zaman küçük nüfuslu ama pasaport sınırı tanımayan bir
kabilenin üyesi saydım kendimi. Sistemin sıkıştırdığı, erişme
güçlükleri yaşattığı, paylaşım alanlarını daralttığı gerçek. Arada
yakındığım olur. Genellikle, bu kadarına şükrederim. Gecikerek,
zorlanarak da olsa karşılaşılabiliyor hiç değilse. Malumun ilanı:
İşlerimiz karakamuyu zaten ve bereket, ilgilendirmiyor. Kıyıda kenarda,
iyi-kötü, yaşamamız ve ilişkiye girmemiz engellenemiyorsa, devran
sürecek demektir.
Konuşturan
Sadık Yalsızuçanlar
Bu söyleşi Külöykü, Nisan. 2009 sayısında yayımlanmıştır.